21. Yüzyılda Mevlanayı Anlamak. (Asıl Mesele Doğru Lisanla, Doğru Gönlü Bulmakta...) 

Toplumun giderek öz benliğinden uzaklaştığı bu yüzyılda, Hazreti Mevlânâ’nın öğretilerine
hiç olmadığımız kadar ihtiyacımız var. 13. yüzyıldan bu yana tüm dünyaya yayılan, adeta
evrensel bir bildirge mahiyeti taşıyan bu kutlu söylemler, bizlerce tam olarak anlaşılmamış
gibi görünüyor.
Toplum olarak birbirimizi dinlemiyor ve karşımızdakini asla anlamaya çalışmıyoruz. Oysa
dinlemek ve anlamak —ya da en azından anlamaya çalışmak— ile başlamalı yola.
Empati kavramı lügatlarda içi boş bir sözcük olmamalı bizler için. Eksiklerimizle,
hatalarımızla sevmek; Mevlânâ gibi sevmek, Mevlânâ gibi kucaklamak gerek tüm insanlığı.
Kutlu ecdadımız, bizlere altından da kıymetli bir miras bırakmıştı oysaki. Bu miras; bizler,
bizlerden sonra gelecek nesiller ve onlardan da kıyamete kadar devam edecek olan bir
zincirdi.

Ne diyordu Mevlânâ: “Ne olursan ol, yine gel...”

Bu söylem, aslında Mevlânâ hazretlerinin kendi ikna kabiliyetinden çok, yüce Yaratıcının
sonsuz rahmetine dayanıyordu. Yüce Allah o kadar muazzam bir bağışlayıcıydı ki, bu
rahmete binaen Hz. Mevlânâ, o muhteşem öğütleri insanlığın kalbine santim santim
işlemeye koyuldu.

Hâlbuki bizler böyle bir toplum değildik. Ne ara kalplerimiz böyle katılaştı? Ne zaman
komşularımıza bu kadar duyarsız kaldık? Neden çıkarlarımız akrabalıklarımızın önüne geçti?
Neden, neden?...
Dijital yalnızlığın kurbanı olan bizler, sosyalleşmeden korkar olduk. Kendimizi sanal
ortamlarda gezer bulduk. Toplum olarak giderek kendimizden uzaklaşıp hırslarımıza yenik
düştük. Kusur aramaktan kendi kusurlarımızı göremedik.
Oysaki ne güzel söylemiş Mevlânâ hazretleri:
“Kusur bulmak için bakma birine, bulmak için bakarsan bulursun.
Kusuru örtmeyi marifet edin kendine; işte o zaman kusursuz olursun.”
Kusur aramanın, emin olun, hiç kimseye faydası olmaz; bilakis kusurları örterek, hataları
affederek topluma faydalı bireyler oluruz.

Şöyle tarihi bir geziye çıkalım isterseniz...

Selçuklularda ve Osmanlılarda örfi ve şer’i kurallar vardı. Örfi kurallar gelenek ve
göreneklerden, şer’i kurallar ise Kur’an’dan beslenen, Kur’an ışığında alınmış birtakım
kanunlardan oluşuyordu. Toplumun neredeyse tamamı bu kurallara azami düzeyde riayet
ederdi. Toplumu dizayn eden bu kurallar herkes tarafından benimsenmiş; haliyle bu devletler
uzunca bir dönem refah ve huzur içinde bir saltanat sürmüşlerdi.
Bu başarının sırrı ne olabilirdi? Bizler bu yüzyılda bunu başarabilir miyiz? Elbette
başarabiliriz.
Peki ama nasıl?
Öğretileriyle kalplere sıcacık bir buse bırakan Hazreti Mevlânâ’yı anlayarak... Yaklaşık sekiz
yüzyıl sonrasına kucak açan Mevlânâ’ya sımsıkı sarılarak... Bu öğretileri hayatımızın
merkezine koyarak başarabiliriz.
Dediler ki: “Gözden ırak olan gönülden de ırak olur.”
Dedim ki: “Gönüle giren gözden ırak olsa ne olur?”
İşte, şifre tam da burada gizli: Asıl mesele doğru lisanla, doğru gönlü bulmakta.

Selâm ve dua ile...
Faik ŞAHİN
Eğitimci-Yazar