“Bedenen mi Hicret edilir kalben mi ?"
Bu Soruya "Kalben" dediğinizi duyar gibiyim. Bu cevabınızı da asla yadırgayamam; çünkü kalbin ikna olmadığı ,ruhun hissetmediği bir yolculukta bedenen olunmasının çok da önemli olmadığını düşünebilirsiniz.
Biyolojik olarak kalp durduğunda hayat sona erer. Kalbin içerisinde olmadığı hiçbir duygu tam değildir, bir yanı eksiktir. Beden her daim hazır olsa bile, kalp hazır olmayınca çabalar hepten beyhude kalır.
Peki gerçekten de durum böyle midir? Biraz açalım isterseniz.
Beden ve kalp aslında bir elmanın iki yarısı gibidir. Biri olmayınca diğerinin hükmü de kalmaz. Kalp duygularını bedenle ifade eder. Kalp mutlu olduğunda beden bunu gizleyemez; mutluluk hormonları bütün bedeni sarar. Sonuç olarak mutluluk aşikar olur ve kendini bedende ele verir.
Diğer taraftan, bir bedenin uzuvlarından herhangi birinde meydana gelen bir hastalık kalbi çok fazla etkiler. Aynı sıkıntıyı ta derinlerinde hisseder ve kalp çabalar durur; bedeni iyileştirmek için ona telkinlerde bulunur. Beden olmayınca kendisinin de olmayacağını çok iyi bilir.
Yazının başımn dönecek olursak: Hicret kalpte mi yoksa bedende mi başlar? Bence her ikisinde de olmalı. Hem kalp hem de beden muhteşem bir ahenk içinde hareket etmelidir. Hicret işte o zaman amacına ulaşır.
Evet dostlar, Efendimiz'in (a.s.) Mekke’den Medine’ye hicret olayını hatırlayalım. Müşrikler, işkencenin dozunu iyice artırmıştı. Sayıca az olan Müslümanlar, türlü eziyetlere maruz kalmışlardı. İnsanların gözleri önünde yapılan işkenceler yürekleri dağlıyordu. Kimisi annesiyle, kimisi babasıyla, kimisi ise kendi canıyla sınanıyordu. Ama onlar biliyorlardı ki Yüce Allah, onları asla yalnız bırakmayacaktı. Öyle de olacaktı. Kutsi bir direniş sergileyenler, örneği görülmemiş bir sabır sergiliyor;Efendimiz’den gelecek muştuyu bekliyorlardı.
Ve… Nihayet beklenen haber geldi. Mekke’den Medine'ye hicret edilecekti. Mahzun kalplerdeki endişeler yerini umuda bıraktı.
Peki nasıl olacaktı? Doğup büyüdükleri yerden nasıl ayrılacaklardı? Mekke’den ayrılmak, hem de bütün anıları geride bırakarak... Zor, çok zor… Bedenen gideceklerdi belki ama ya kalben nasıl gidilecekti? Bu ikilem onları kasıp kavurmaktaydı. Göklerden gelen bu İlahi emir karşısında yapılması gereken belliydi aslında: Koşulsuz itaat etmek. Ve öyle de yaptılar.
Sevgili dostlar, hicret başlamış; Müslümanlar zor da olsa Medine’ye varmışlardı. Artık onları bekleyen yepyeni bir hayat vardı. İslamiyet doğduğu yerden değil ,sevildiği yerden büyüyecekti. Muhacir ve Ensar’ın dostluğu bütün cihana yayılacak; insanlar fevc fevc İslamiyetle şerefleneceklerdi.Bu sadece bedensel bir yer değiştirme değil;kalbin ve ruhun Medine ikliminde nefes almasıydı aslında.
Hülasa; hicretin samimi bir kalple ve sarsılmaz bir bedenle nasıl yapılması gerektiğini Efendimiz Aleyhisselam’ın ve ashabının hayatından örnek vererek anlatmaya çalıştım.
Bizler bu yüzyılda belki de coğrafi olarak hicret edemeyeceğiz; ama yanlıştan doğruya, kötülükten iyiliğe hicret edebiliriz.
Selam ve dua ile…
Faik ŞAHİN
Eğitimci / Yazar